Herşey Web 2.0 erasıyla birlikte “masaüstü”nün egemenliğinde olan tüm uygulama bulundurma görevinin webe taşınması ve dökümanların, kontaklarımızın,ofis araçlarının, videoların,resimlerin herşeyin biz neredeysek orada olabilmesi gerçeğiyle başladı. Eskiden pasif bir alıcı olan tüketiciler artık çok kolay erişebildiği digital platformlar sayesinde aktif katılımcılar olmaya başladılar. Facebook profilleri, flickr’daki resimleri, linkedin’deki cvleri, last.fm’deki müzik kişilikleriyle hayatlarını oluşturan her alanda birer sanal kopyaları var ve bu kopyalar orada yaşıyorlar, kendilerini hiç bir yerde ifade edemedikleri kadar net ifade edebiliyorlar.
Bu yeni dünya her türlü içeriğin yaratılması, yeni arkadaşlıkların oluşturulması, ilgi alanlarının tartışılması gibi konuları hiç olmadıkları bir şekle sokma gücüne sahip. Tabiiki tüm tüketiciler kendilerini sosyal ağlar yoluyla ifade etmiyor. Fakat ifade eden kesim kesinlikle çığ gibi büyüyor.
Verilere göre tüm dünyada online sosyal platformlarda harcanan pazarlama bütcesi 2006 yılında 445 milyon$ iken, 2007 yılında 1 milyar doların üzerine çıkmış durumda. Bu pazarın dünyadaki büyük oyuncuları aslında Türkiye’de de aynı şekilde egemenliklerini kurmuş durumdalar.
Peki markalar bu platformları nasıl kullanıyorlar?
Banner tabii ki akla en çabuk gelen ve en kolay uygulanabilecek yöntem gibi düşünülüyor. Bannerın yanısıra sponsorluklar,aplikasyonlar,gruplar, farklı markalama modelleri gibi pek çok yöntem var. Fakat tüm platformlar kendi dinamikleri ve gerçeklikleri çerçevesinde kullanıldıkları oranda ancak potansiyelleri dogrultusunda geri dönüş sağlayabiliyorlar . Bu yüzden kullanılması amaçlanan sosyal networkleri iyi anlamak, kullanıcının deneyimini algılayıp ona göre pazarlama çözümleri üretmek gerekiyor… Çünkü bu alanlar tüketicinin kral/kralice olduğu, her türlü seçime ve sınırsız özgürlüğe sahip oldukları bölgeler. Dolayısıyla bu özgürlüklerini asla rahatsız edici bir şekilde kullanmamak gerekiyor.
Facebook üzerindeki uygulamalardan birine bu sayımızda haber olarak yer vermiştik. Bu tarz uygulamaların yanında etkinlikler, sponsorlu gruplar, anlamlı uygulamalar markanın tüketiciye dokunabileceği uygun örnekler.
Sosyal networkleri kullanarak pazarlama faaliyetleri yapmak ya da bu platformları bir dağıtım ağı olarak kullanmak giderek daha çok markanın dikkatini çekiyor. Marka açısından bakıldığında doğru kullanıldığı taktirde tüketiciyle ilişkilerin geliştirilip derinleştirilmesi anlamında bu platformların faydası olabileceği tabii ki bir gerçek.
Bu platformlarda gerçekten tüketicinin anlamlı bulabileceği şekillerde yer almak çok önemli. Çünkü sadece rakiplerinizle değil, sosyal networkleri oluşturan bütün içeriklerle yarışma halindesiniz, bir marka profili oluşturmanız yeterli olmuyor, onun altını doldurmanız ve tüketicinin güvenini kazanmanız gerekiyor. Bunun için de sadece pazarı, markanın ihtiyaçlarını ve tüketiciyi değil, kullanmayı planladığınız sosyal ağın kullanıcı segmentlerini de tanımlamanız ve onları anlamanız gerekiyor. Eğer kullanıcının yarattığı bir içerik etrafında bir aktivite planlıyorsanız ve youtube ana mecranız olarak aklınıza geliyorsa, youtube’un milyonlarca kullanıcısından sadece %1′inin gerçekten içerik yüklediğini aklınızda bulundurmalısınız. Tek bir bedenin asla tüm tüketicilere uyamayacağını bilip farklı tüketicilere farklı içeriklerle gidebilmelisiniz, içeriği yaratırken markanın kendi dünyasından ve egosundan sıyrılıp markayla tüketicinin gerçekten kurduğu kontak noktalarından ve içgörülerden hareket etmelisiniz.
Özetlemek gerekirse sosyal networkler hayatımızda ve olmaya da devam edecekler. Markalarımız için tabiiki nasıl kullanabileceğimizi düşünmeliyiz. Fakat yaptığımız herşey doğru içerikte,kurguda, platformda ve stratejide olmalı. Dürüst , kullanıcı deneyime saygılı ve kesinlikle tüketicinin ilgi alanları ve ihtiyaçları ile ilgili olmalıyız…